10 Nisan 2017 Pazartesi

Planlar ve Zarlar - Bölüm 1

Tanrı’yı sevmiyor olabilirsin ama bu ondan kaçabileceğin anlamına gelmez. Tanrı’ya inanmıyor olman üstüne gittiğin duvara çarpacağının gerçeğini de değiştirmez. Hatta daha önce çarptığın duvarlara bakarsak değiştirmemiş diyebiliriz. Tanrı üzerine teorilerin senin Tanrı yapmaz. Daha önceden de gördüğümüz üzere Tanrı’yı tanımanı bile sağlamadı teoriler. Tanrı ile bir ilişkinin bahanesi olmayan bu teorileri ile Tanrı’yı tanıyamadın, aksine kendi yarattığın Tanrı’nın kölesi oldun. Bu kölelik aslında kendi bilincinde yarattığın sahte Tanrı’ya tapınmak ile oldu. İnsanın kendini Tanrı’ya yöneliyorum diyerek kandırmasın yarattığı tahribattan kurtulamıyorsun. Hatta kurtulmanın mümkün olmadığını daha önce gösterdin. Bu durum Tanrı nerede? Sen neredesin? Haykırmaktan vazgeç ve dualizmi kır ve özgürlüğe kavuş. Ya da Tanrı’ya ulaşamadan bu hayat veda et.
Peki biz Tanrı’ya nereden geldik? Bizim amacımız neydi? Tanrı ile ne elde edecektik? Tanrı’nın ihtişamı ise bu mümkün değil, lakin açığa çıkacak konular ve ilişkileri ile Tanrı ile ilişkimizin haritası da çıkmış oldu. Biz ondan ayrı değiliz lakin onunla da değiliz.  Acaba Tanrı kendimizi konumlandırırken bir araç olabilir miydi? Bu durumda Tanrı mı bir araç biz mi araç konumundayız? İşte evrenin merkezini ve evrenin neyin veya kimin etrafında döndüğünün cevabı. Tanrı veya biz ? Kim kazanır bu düelloyu ? Bence kazanan olması için bir ihtimal gerektiği için başlamadan bitebilir bu düello. Tanrı kaybetmedi, sadece bizim için, bize rağmen, bizim için iptal etti.
Tanrı ile güreşen veya savaşan ve kazanan olmuş. Peki gerçekler ne diyor ? Metaforik Tanrı’sı ile kavga eden ve yenen adamın öyküsü hakkında bize ne kazandırabilir? Yirmi birinci yüzyıl insanı olarak bilgisayarımızdaki görev yöneticisi kilitlenince “Şimdi Tanrı’n nerede ?” diyen insanlarız. Bu Tanrı ile kapışma işinde her gün Tanrı ile olmayan bir ilişki geliştiriyoruz. Bu ilişkinin temelinde ise dualizm var.     Bu duygu ile bu hayatta mücadele edilmemesinin nedeni cahilliğimiz. Bu cahilliğin temelinde ise zamanımız varmış gibi davranmak var. Bu sorunu ifade eden ve anlaşılabilen kim de olmadığı için Tanrı’ya ulaşanları bulmamız pek de mümkün değil. Dikey düzlemde sadece bir üstü gördüğümüzü hatırlarsak bu durumda bizden bir adım ilerideki adam ile sınırlı bir ağımız olduğunu fark ederiz.  Hatta hayal gücümüzün de sınırları olabileceğini fark edersek aslında yaratıcılık için tek yöntemin sınırlılığı ile daralabiliriz. O da dikey düzlemdeki bir üstteki adaydan alınacak bilginin yegane doğru ve geliştirici olduğunu fark edebiliriz.
Evrenin merkezinde Tanrı mı var? İnsan mı var? Kimin olduğundan çok oraya nasıl kendimizi yerleştirebiliriz diye zihniyet aslında hiçbir şey yapamaz. Kendi yarattığı sorunları yine aynı durum ile çözebileceğini zannetmesi aslında düalizmden de vazgeçtiğinin göstergesidir. O kendine tapıyor artık ve tek arzusu da kendi türüne tapılması. Bu kadar unutkan bir türe tapan da kendisinden başkası olmuyor.
Tanrı’yı tanımayan ve bunu savaş aracı yapanlar, işte gerçek zokayı yutanlar. Bu zoka ile aslında Tanrı’nın sert yüzüne denk gelenler, işte onların yatay düzlemdeki yerlerini görmeleri mümkün değil. Yatay düzlemde yerini bilmeyenlerin de dikey düzlemde ilerleme şansları olmaz. Bu durumda onlar evrenin merkezine ulaşamayan ve sadece araç olarak kalacak insanlardan ibaret insanlar olduğunu fark etmemizi sağlıyorlar. Tanrı insanlara şans tanısın veya tanımasın evrenin merkezine gidecek olan insan. Bu insan tercihini yapmadığı sürece Tanrı’nın tercihi hep birinci tercih olarak kalacak. Bunun sebebi de evrendeki boşluk olmaz.


380 - Bölüm 1



“Eğer günde üç yüz seksen kere nefes alıp verirsen o zaman görmeye başlarsın.”  Guru Papai bunu derken ne demek istemiş, bilemiyorum. Lakin kimse de bilmiyor olabilir. Önemli olan bilmek değil, önemli olan guruyu sevmek. Severek ruhsal olgunluğa ulaşabiliriz. Seviyoruz ve bu sayede en basitinden tevekkül anlayışımız bile gelişir ve güçlenir. Bu anlayışın gücü ile anlamak bizim için gördüklerimizin ötesine geçer.
Gurumuzun zamanında bize anlattığı bir menkıbe vardı, bu çok kişinin beğendiği bir menkıbeydi. Amacı neydi anlayanın az olduğu iddia edilen bir menkıbeydi ama paylaşmak güzeldir derdik ve paylaşırdık.
Zamanında bütün kuşlar toplanmış ve onları eğitecek, yol gösterecek ve bitmeyen gerçek mutluluğa ulaştıracak efendilerini aramaya başlamışlar. O zaman dünyadaki 380 tür kuşun hepsi bire ikişer yola çıkmışlar. Varmaları gereken yer ise kaf dağı imiş. Kaf dağına ulaşmak için gidilecek yol imkansız kadar zormuş! Bu duruma karşın pek çoğu yolda ilerleken yoldan vazgeçmiş ve bir nevi elenmiş. Aslında kendilerini eleyen kendileriymiş. Bu durumda aslında insanın kötü hasletleri kendilerini vurduğunu gösteren bir olay olarak her seferinde kalan kuşlar tarafından görülmüş.  Yolun sonuna çok az kuş varabilmiş. Sonda buldukları efendi ise kendileriymiş…


9 Nisan 2017 Pazar

Sondan Bir Önce - 1

“Son bir bardak kahve ve her şey halloldu, hem de her şey”
Sedyede yatan genç erkek hastanın tam tamına kırk beş dakikadır yirmi saniyede bir sayıkladığı ve hastaneye birlikte geldiği arkadaşının da her seferinde başı ile evet anlamında onaylıyordu. Bu konuda oradan geçen insanların aklına anlamlı bir şey gelmiyordu, bunun en önemli belirtisi geçerken dikkat edenlerden bazıları bunların hatası neydi acaba diye sesli şekilde ifade ediyorlardı.  O sırada acil koridoruna bir doktor geldi. Yanındaki sağlık memuru ile hastanın yanına geldi. Sağlık memuru sedyenin başına geçti, doktor da sedyenin yanındaki genç erkeğin koluna girdi. Sağlık memur sedyeyi dikkatle ittirmeye başladı, doktor sakin ve dikkatli bir şekilde hastanın yanındaki gencin koluna girdi. Doktor, koluna girdiği gence adını sordu. Genç Mustafa dedi ve başını evet anlamında. Doktor, arkadaşının adı da Ramazan mı diye sordu. Genç hem evet dedi hem de evet anlamında başını eğdi. Doktor ve sağlık memuru onları acildeki müdahale odası soktu. Sağlık memuru doktorun da yardımıyla sedyeden müdahale odasındaki yatağa aldı. Doktor dışarı çıkmak için yöneldi. Kapıdan çıkmadan önce Mustafa bekle beni dedi. Sağlık memuru serum takmak için hazırlık yapmaya başladı. Sağlık memurunun serum hazırlığı bitti. Serumu taktı. O anda doktor içeri elinde bir elinde hap, bir elinde bir bardak su ile döndü. Mustafa’ya al bunu yut dedi. Hapı ve sonrasında suyu aldı Mustafa.
Mustafa hapı yutup, suyu içince teşekkür etti. Doktor Mustafa’ya gülümsedi ve merak etme, her şey düzelecek dedi…
Hapını yutup, suyunu içen Mustafa arkadaşının emin ellerde olduğunu hissetti. Bu hissin sonucunda dışarı çıkmaya karar verdi. Tam müdahale odasının kapısına gelmişti, doktorun sesini duydu. Mustafa bir bakman mümkün mü? Bunun üzerine Mustafa arkasını döndü. Doktor elindeki kartını uzattı ona ve beni ara daha sonra dedi. Mustafa kartı aldı ve üstüne bakmadan cebine attı…
Mustafa eve geril gelmez bilgisayarının başına oturdu. O an cebindeki kartviziti hatırladı. Kartviziti çıkardı ve üstündeki isime baktı. İsim Mustafa Alyol’u merak etti bir an ve Google arama motoruna gird. Sonuç normaldi. Kişisel sitesinin internet protokol adresini önce shodan arama motoruna yazdı ve boş sonuç sayfasıyla karşılaştı. Bunun üzerine internet tarayıcısını kapadı. Ardından bilgisayarını kapadı ve yatağına yattı. Tavana bakmaya başladı. Hayatın anlamını anlamaya yaklaşmadığı bir gün olmuştu bugün. Hayatın anlamı üzerine düşünmeye başladı ve aklına onion ağındaki forumdan mesajlaştığı adam geldi. Yatağından kalktı ve bilgisayarını açtı. Onion ağına bağlandı. Foruma giriş yaptı. Beklediği mesaj gelmişti…


9 Şubat 2017 Perşembe

Renkli Kirpi

İlk renk nedir diye araştırmaya başlayınca akla ilk gelenin aksine karşıma bir sürü renk çıkmadı. Aksine onların elimizden alındığı gerçeğine ulaştım. Bunu alan kişiyi araştırmak yerine doğada renklerin olmadığı teorisini ortaya koydum. Bu teori beni tatmin etmedi ama hedeflerim benden daha önceydi. Bu öncelik gereği beni ilerletecek her şey mübahtı. Bu mübah durumdan faydalanmak zorundaydım çünkü buna şartlanmış bir şekilde yetiştirilmiştim. Bu ordunun bazen uyguladığı "önce vur sonra soru sor" planına benziyordu. Aynı değil ama benziyordu dememin sebebi ise ordu ile siyasal anlamda ters düşündüğümü sanmamdan. Aslında ben de ordunun ülke için çizdiği siyasal iklimden farklı bir iklimde nefes almıyordum.
Teorimin temelinde hayatın renksiz olduğu çünkü insanın bütün ilişkilerinin tek bir bakış açısı ile açıklanabilirliği yatıyordu. Bu tek bakış açısını efendi ve köle aşkı olarak adlandırdım. Bu bakış açısında efendi ile köle arasındaki istemsiz ve kontrolsüz sevgi mecazı ile anlatıyordum. Bu durumda efendi kölesine aşık çünkü onda efendiliğini görüyor ve tatmin ediyor ama aynı zamanda da efendi olarak kötü birisi olduğunu fark ediyor.  Köle ise efendide dünyaya bağlanmış bir köle olduğunu fark ediyor ve köleliğinden duyduğu utancı acı çekerek bastırıyor. Tek renk var çünkü herkesteki temel duygu utanç. Bu utancı yaşamayan insanı sağlıklı saymıyordum.  Resmi görüşe uyan da buydu. Egemen rüzgar arkamdaydı ve bunun tadını çıkartıyordum. Artık akademideki kariyerim güvendeydi...

...... bilimler ve sanatlar akademisinde savunduğum tezim sadece kabul görmekle kalmadı. Çok geçmeden teori olarak kabul gördü ama çok anormal bir şekilde çabuk kabul gördü. Bu garipliği o zaman içinde bulunduğum coşkun duygu durum nedeniyle sorgulayabilecek kapasitede değildim. Evet doktor ünvanı almıştım ama içinde bulunduğum durumu sorgulayabilecek durumda değildim. Bu durum ne kadar sürdüğünü düşününce kendimi çok şanslı hissettim. Teori olması 6 ay süren tezimden şüpheye düşmeye 3 ay sonunda başladım. Yanlış olduğunu fark etmem 3 günümü aldı. Sonunda bu durumu açıklayan bir makale ile kendimi yerimden ve yurdumdan etmeyi başardım. 

....... akademisine bağlı bir akıl hastanesine düştüm. İlk zamanlar "yine de ilk konumumdan çok uzakta değilim" diye iç geçiriyordum ama sonradan fark ettim ki ben, artık ben değildim. İki hafta sonunda çıktığımda ne eski işime ne de eski konumuma sahiptim. Neyse renkleri araştırma sürecime döndüm. Bu dönüşe neden olan şüpheyi aklımdan atamıyordum. Şüphe, ikilikten geliyordu. Ne zaman var desem zıt düşünce geliyor ve fikirlerime çarpıyordu. Eğer renkler yok dersem bu sefer de renklerin olduğu fikri aklımı kemiriyordu. Sonuçta her zaman zıddına sahip oluyordum. Bu ikilik benim hayatımın anlamını yok ediyordu. Yok etmesinin nedeni ise ne zaman hayatımın anlamına karar versem zıt düşünce hayatımın anlamını yok ediyordu. En kötüsü bu değil, bu durumu ifade edemiyordum korkumdan. İnsanların bana zarar vereceği korkusundan. O yüzden insanların gözüne batmayacak şekilde hareket etmeye çalışıyordum.

Renkleri ararken bir efsane ile karşılaştım. Bu efsaneye göre renklerin olduğu bir tayf çıkarmış yağmurdan sonra ve bu tayfın altından geçersen cinsiyetini kaybedermişsin. Bu durum saçma ama renklerden bahsettiği için ilgimi çekti. Çekmekle kalmadı aynı zamanda renklere karşı bir duruş geliştirmeme neden oldu. O zamana kadar inandığım ama hiç ilgilenip bakmadığım birisinin bu işteki parmağını sorguladım. Tanrı bize renkleri verdi mi ? Yoksa biz mi uydurduk onları ? 
O zaman eski bir efsane olarak s...r'lerdeki bir efsaneyi gördüm. Buna göre insan gerçeği görmek istedi ama aynı zamanda gerçekten muaf tutulmak istedi. Bunun için yasağı çiğnedi ve ışığı kırdı. Bu yasağın bedeli olarak renkler insanların elinden alındı. İlk fikrim kızgınlıktı ama sonradan anladım. Bu kızgınlığın nedeni eski bir efsaneyi ciddiye almaktan öteydi. Bu kızgınlığın nedeni ayrıntıları okuyunca hayatımdan endişe etmeme neden olmasıydı. Sonuçta o kitapta biten bir kızgınlık olmadı. 

İnsan, ışığı kırarken aslında hakikati eğip büktüğü için cezalandırıldı. Bu cezayı hak eden insanlar binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen henüz suçundan pişman olmamıştı. Bu bir pişkinlik değil aksine insanın mayasının ne üzerine kurulu olduğunu gösteriyordu. Hakikat insanın mayasının kötülüğe dayandığı gerçeğinde gizliydi. Bu gizi çözemedim ama bir gün çözeceğim diye iç geçirdim hep. Bugün evimin üstünden f-16 uçakları uçarken bulduğum hakikatin bana ödeteceği bedeli görmek için evden çıktım. Sokakta yürüdükçe başka insanların da çıktığını gördüm. Bu insanlar da mı hakikata sahipti ? Yoksa sadece politik bir duruş muydu bu yürüyüş ? Son ve imkansız ihtimal yürüyüşlerinin sportif olma ihtimaliydi. Yaya yolundan çıktığım ilk anda gelen aracı göremediğimi fark ettim. Sonrasında ikinci hatamı yaptım. Bu da yeterince hızlı hareket edememekti. Şu an yattığım yerde ölümü beklerken uykunun ölümcül tadı ile başbaşa kalırken renkleri görebiliyorum. Elveda renksiz dünya !

30 Kasım 2016 Çarşamba

Ergenlik Döneminde Dişi Ve Erkeğin İletişim Kanalı Olarak Bir Lgbtli Bireye Atfedilen ‘Vur Bana’ Kitsch Şarkısını Kullanmasının Toplum Üzerindeki İzdüşümleri- V 1.0

“Saçlarımdan Tut Önce
Beni Yerlerde Sürükle
Canım Acısın Boş Ver
Benim İçin Bu Bir Zevk

Fantazi Dünyam Rengarenk
Bu Daha Hiçbir Şey
Korkma Benden Sal Kendini
Bebeğim Dediğim Anda Vur Bana”
Söz Müzik: Tolga Eren



Çıkışı için kurulan hipotezlerden birisi de "Erkek şarkıcıların çoğu zamanla kadına doyuyor, sonra da lgbtli oluyor, ." tezine tezat olarak yazılmış olduğudur. Bu şarkının yazarını ve farklı toplumsal kesimlerinde yorumcularının özgeçmiş araştırması ve karakter analizleri "Şarkıcılar baştan lgbtli zaten, şarkıcı başkasını yaptırmazlar, üçgen ve yamuk üçgen izin vermez" hipotezine neden olur. Bu hipotez ile toplumun ilerleyişi sonucunda Türk toplumunda ortaya çıkacak infiali engellemek için yayının tam metin hali Londra, Paris, Tokyo, New York, Washington, Toronto, Milano, Berlin, Pekin, Shangay, Tel Aviv, Vatikan, Medine gibi dünyanın önemli noktalarında aynı anda açıklanacak. Bu çaba ile aslında toplumsal cinsel yapının güçlendirilmesi sonucunda ne erkek ne de oğlan, ne kadın ne de kız, sadece insan olacaklar. İnsanlığın kurtuluş teolojisi probleminin de çözümü bu yolda.


Türk Pop düşünürü Serdar Ortaç’ın “Yedi farklı nota var kaç farklı şarkı üretebilirsin ki ?“ sözüne tepki olarak doğduğu tezi olan bu post modern kitsch şarkı toplum tarafından kısa sürede içselleştirilmesinin nedenlerini bu tez konumuzda inceleyeceğiz.












Tolga Eren tarafından yazılan şarkı Kerimcan Durmaz fotoğrafıyla kısa sürede Youtube da fenomen haline gelir. Şarkı genç kızlar ve erkekler arasında dillere pelesenk olur.



Örnek tedavi metodu yukarıdaki resimde.

-Şarkının Ergenler Arasında Cinsel İletişim Köprüsü Kurması İşlevi
Ergen, latincesi adulescentibus olan hastalıklı bir sürecin adıdır. Bu hastalıklı sürecin belirtilerinden birisi de nefes alma güçlüğüne bağlı oksijen yetersizliğidir. Bu oksijen yetersizliği kalıcı beyin hasarına neden olduğu gibi dönemsel etkiler ile de geçici de olabilir. Diğer belirtileri ise sosyal yetilerin ve kabiliyetlerin azalarak yok olması, beynin işlevini yerine getirememesi nedeniyle bazı vücut uzuvlarında istemsiz işlevsellik ve geçici veya kalıcı işlev yitimi gerçekleşir.

 Bu süreçte insanların tedavisi için yapılan doğu ve batı kaynaklı tedavi yöntemleri seçilebildiği gibi doğu ve batı sentezi de uygulandığı oluyor. Batı kaynaklı tedavileri 'okul' anlamına gelen 'özel eğitim' kurumu olan ingilizcesi brothel ve latincesi lupanar olan 'özel eğitim' kurumları çok rağbet gören bir çözümdür. Bu çözüm ile kontrol edilemeyen sorunlara neden olan ergenlik hastalığı yerini bel soğukluğu, frengi, hiv gibi hastalıklar ile yer değiştirme olasılığı ile eğitim zaiyatina da sebebiyet verebilen 'özel eğitim' kurumlarında çözüm bulur.

Doğu usulü tedaviler ise kırsal kesimde geçirilecek terapiler ile sağlanıyor. Bu terapilerde hastalar diğer canlı hayvanlar ile etkileşime giriyor. Örneğin: At, eşek, tavuk gibi hayvanlar ile etkileşime girerek sağıltıma destek olmaktadır. Bazı kentsel yerleşimlerde ise kondüsyon arttıcı ağırlık olarak damacana da kullanılmaktadır.

Doğu ve batı sentezi olarak tanımlanan farklı metotlar ise son yıllarda giderek artmaktadır. Bunlardan 'siyasi olmak'  ve 'cadde çocuğu ' olarak ifade edilen iki yöntem yapılan anket araştırmalarında en çok sayıda insanın tercih ettiği yöntemlerdir. Bunlardan ilki ana akım siyasi oluşumlarda parazit görevi görerek işlevsel bozukluklarını bir topluluk içinde gizleyerek tatmin olmaya çalışır. İkincisi olan 'cadde çocuğu' olarak kendini tanımlanan şekilde ise kendi kimliğini gizlemek için kafasını kuma gömer.

Şarkı, ergenlik dönemindeki gençleri adeta ele geçirir. Bir Lgbt’li bireye atfedilmiş olmasına rağmen hiç kimse bundan çekinmez cesurca şarkıyı sosyal medyada paylaşır.  İşin trajik komik tarafı şarkının Lgbt’li bireyler dışına çıkıp ülke çapında yayılmasıdır. Genç ergen erkek, bu şarkıyla dişisine mesaj yollamak gayretiyle söyler.  Buna cevap gecikmez. İletiyi alan alıcı genç kız da bu şarkıyı özümser ve dönütlerle geri bildirim sağlar. İleti, kaynak-alıcı arasında kusursuz işler. Lgbt’li birey köprü vazifesiyle toplum tarafından araçsallaştırılır.

-Toplumun Lgbtli bireyi kabullenmesindeki Nihat Doğan Faktörü
Nihat Doğan’a atfedilen Tweet

“Şu gayler çok namuslu insanlar, elalemin karısına kızına bakmıyorlar onlar için bedava konser verecem.”
Bu tweet  de görüldüğü üzere toplumun ahlak normlarına uygun davranışlar sergileyen bu güruh toplum tarafından bağrına basılmıştır.


-Şarkının Farklı Sınıflarda İçselleştirilmesi
Toplumsal sınıflar arasındaki farkı Mao Zedung'un özetlediği şekilde bakınca aydınlanıyor.

Bu aydınlanma sayesinde bu toplumsal ayrılmanın nedeniyle fark edilen toplumsal sınıfları yok etmek için tedavi ile yaklaşılması gerekli. Mao'nun "Devrim yapmak insanları yemeğe davet etmeye benzemez" sözüne atfedilen "Devrim yapmak flörte benzemez, sonunda s*ks yoktur" tezini haklı çıkartıyor. Sınıflar arası ilişkilerde kullanılan bir yöntem olan s*ks aslında kısa ve tehlikeli bir taaruz yönteminden başka bir şey değildir. Bu yöntem farklı sınıflarda yorum farkına zarar vermektedir. Örneğin: Herkes s*ks yapar çünkü ihtiyaçlarına köledir. Bu ayrımların sonunda ise metaforik olarak atsız bir tat kalır insanların damağında. Toplumsal tabakaların arasında kalan bireyler ise s*ks olmaksızın ezilerek yok edilirler. Buna karşın istemsiz bir yaşama refleksine ve içgüdüsüne sahip olan adulescentibus(lat. ergen) bir yere sıkışır, gerekirse toplumsal rollerinde bile değişiklik yapar.

Bu kitsch şarkının farklı toplumsal sınıflarda kabul görebilmesi ve yorumunun tezahur etmeyi başarması, şarkının özelliklerini incelediğimizde laboratuvar ortamında kültürden üretilebilir bakterilerin yaşam şartlarına benzer şartlara neden olduğundan anlaşılmıştır. Bu sayede de farklı sınıfsal tabakalar işçi(fabrika, ofis, s*ks), köylü(orman, tarım, balıkçı), burjuva(small, medium, large, king boy), asker(uzun dönem acemi, kısa dönem acemi(poşet), yedek subay acemi ve usta yedek subay), ruhban(Alayına gidenlerden) sınıfları içinde hayatta kalmayı başarabilir.

Küresel çapta bir kitsch mertebesindeki şarkı farklı toplumsal tabakalar tarafından ‘küre-yerelleş’tirilmiştir (Glocalisation).
--Türkü Versiyonu

--İslami Versiyonu

--Rap Versiyonu

Özet: “ ‘Uzaylı da olsa insan insandır’ ve ‘İnsanın cinsel dürtülerinin esiri olması muhtaçlığı bağlamında kader’ ”
Uzay bilimleri araştırmacısı Cem Yılmaz

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde
Doktora Tezi
“İstanbul B. Üniversitesi”
(2016)
YILDIZ TİLBE
















İREM DERİCİ



3 Ağustos 2015 Pazartesi

Kim Kazanmaya Cürret Eder Bölüm 2

Bölüm 2

Evet ortadoğu coğrafyasına uyandığım an, yapacağım ilk iş dedim kendi kendime. Koşmak olacaktır. Bu kesinlik içeren bir cümle olmakla birlikte yaşamak için koşmak olmasa da hareket şarttır.

Bilmediğiniz ve bilmediğim o coğrafyaya koşacağım. Bu koşu size veya bana ortadoğunun o bilmediğim yerini öğretmeyecek. Aksine cahillik mutluluk dedirtecek. Bu koşuyu yapmak zorundayım çünkü diğer insanlar yapmasın diye.

O gün ..... adlı ülkeye yolculuğa çıktım. Bu yolculuk için otobüse bindim. Otobüs tenhaydı, klima sonuna kadar açık ve içerisi serindi. Ilık demişken içerideki nem çok düşük değildi ama terletmiyordu.Otobüs yolculuğumuz ülkenin takka tukka şehrinde bitti. kısa adı tukka olan şehrinin özelliği "kurtarılmış bölge" olması. Bu kurtarılmış bölge ibaresinin nedeni ise şehrin yönetimde özerk oluşuydu. Kimse umursamasa da özerkti orası. Gitmesek de görmesek de inanırdık özerkliğine. Mesele inanmak meselesiydi ya, neyse deyip iç sesimi susturdum.

Tukka'da bizi karşılayacak adam karşılamadı. Bu durumda bir başımıza kaldık, kalışımız da öyle ahım şahım olmadı. İnsanların sözünü tutmaması yüzündendi. Sokakları arşınladıkça bilginin yaşanarak edinildiğini daha iyi öğreniyordum. Adeta sas kursundaki sızma eğitimleri aslında sadece hayatında bu konuyu duymayan birisi için gibi gelmeye başladı. Akşama doğru bir otel gördüm. oteli adı bağdatlılar anlamına gelen bir oteldi. bağdatlılar oteline yerleşip biraz rahatladım. Ondan sonra da insanlığa küfürler başladım. Tam başladım, kapı çaldı. Kapıya gidip açınca, resepsiyonda duran adam akşam yemeği hazır dedi. Yok sağ ol deyip kapıyı kapadım.
Bir gün daha geçmişti orada, herşeyden özellikle de amacımdan.

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Kim Kazanmaya Cüret Eder

Dünya yok olurken ne yapacağımı düşünmem gerektiği öğretildi bana. Bunu da bana bir cümle ile öğrettiler. Kim kazanmaya cüret eder ?

İşte ben böyle eğitildim ve yok oldum. Raporlardaki adım ile Çavuş Ahmet, gerçeği kim hatırlar ki ?  Sonuçta Çavuş Ahmet'im. Yakın çalışma arkadaşımın tabiriyle "Who Dares To Win" için eğitildim. Onun lisanında böyle dendiği için dedim. Biz ortadoğuda kimsenin bilmediği bir bölgesinde çalışıyoruz ve siz bunları bulunca biz donarak ölmüş olucaz. Garip ama gerçek; Sıcağı ile meşhur ortadoğuda soğuktan donarak ölecektim. İşte benim çelişkim, Lenin, "Zıtların mücadelesi ilerlemedir" demişti. Şimdi ben ilerlemenin neresindeyim ? "Kim kazanmaya cüret eder" sözündeydim. Ben ve her milletten arkadaşlarım ile bu soğuk ortamdan kurtulabilecek miydim ? Cesaret desen cesaret değil, bu nedir ?

İki hafta öncesine dönersek daha iyi anlarız. İki hafta önce Special Air Services(SAS) kursundan mezun oldum. Bu kurs hayatımda aldığım ilk ve tek eğitim sayabilirim. Ama o kadar az şey öğrendim ki,
bir cümle ile özetleniyordu. Kim kazanmaya cüret eder ? Ben mi ? Sen mi ? Diğerleri mi ? İlk görevim uçağa binmek ve ortadoğunun ...... adlı ülkesine dönmekti. Bu dönüş, sadece eve dönüş değil aynı zamanda eski değersizliğimi çiğnemem için Tanrı'nın bana bahşettiği bir lütuftu. Bu lütfu geri tepemezdim. Bu durumda üniversitede öğrendiğim mesleğimin bir parçası olarak algoritmik düşününce adım adım yapmam gerekiyordu. Hoş kim üniversiteyi hatırlamak ister ki kazanan olmayınca ! Ben de sustum ve uçağa binip ülkeme döndüm. Ülkemde muhasebeci olarak iş başı yapacaktım ama bir kere kazanma cürretinin kaybedilişi artık sizi bırakmazdı. Ölüme ve sonrasına kadar bırakmazdı.

İşte bu durumda ortadoğunun bilinmeyen bu köşesine uzanan bir yola çıktım.Bu yolculuğa ne ad vericem bilmiyorum. Arkadaşların tabiri ile koşu adını verdim. Hayat koşusu. Bu koşuda önlere gelmek için Sas kursuna gitmiştim, gitmek için uğraşı vermiştim. Kazanan ben olmakayacaktım biliyorum ama gözümün gördüğü bir başkası da olmayacaktı. İşte buydu "Who Dares To Win" ya da diğer bir tabirle "Kim kazanmaya cüret eder"

Devamı yarına.